Ortadoğu'da Meksika Açmazı (21)
2) AB Modeli Entegrasyon
Bu modelde
Avrupa Birliği üyelerinin arasındaki hukuka benzer bir bütünleşme modeli söz
konusu olur. Siyasi ve ekonomik sınırlar kalkar. İnsanların ve emtianın serbest
dolaşımıyla adı konulmamış bir birleşme sağlanabilir. Böyle bir bütünleşmede
devlet yetkili ve kurumlarının alacağı kararlar yeterli olacaktır, referanduma
ihtiyaç kalmaz. Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer bu
tarzda birleşmekle ilgili niyete girilmişse, Suriye’nin iç meseleleri
hallolduktan sonra, çok hızlı bir şekilde kanunlar düzenlenir ve sonuca
gidilir.
Böylesi bir
durumda pekçok yapısal sorundan beri oluruz. Mesela anadilde eğitim problemi,
etnik beklentiler vs. Tam entegrasyona göre siyaseten daha konforlu bir
seçenek.
Bu şekilde bir birleşmede, iki ayrı bağımsız devletten bahsediyor olsak bile Türkiye’nin karar alıcı, Suriye’nin itaat eden rollerini oynayacağını biliyoruz. Pekala Suriye neden böyle bir ilişkiye razı olsun? Çünkü mecbur. Suriye, arkasında Türkiye olmazsa doğrudan İsrail’in hedefi haline gelir ve kısa sürede işgale uğrar. “Türkiye mi, İsrail mi?” sorusunun da tek cevabı var.
3) Müttefik Modeli Entegrasyon
Bu modelde
iki ayrı bağımsız devlet, gümrük ve vergi kanunlarına tabii mal ve ticaret
akışı, pasaport bazlı sınır geçişkenliği olur. İttifak daha çok askeri eksenli
tesis edilir. Suriye’de kurulacak askeri üslerle de facto Türkiye Suriye’nin
güvenlik garantörlüğünü üstlenir. Buna karşılık olarak, Türkiye’nin
uluslararası siyasette takındığı tüm tavırlara Suriye de iştirak eder ve destek
verir.
Bu model halihazırdaki statükonun devamı manasına gelir.
Türkiye’nin iç siyasetinde çok bir dalgalanma yaratmaz. Ancak
Suriye topraklarında uzun vadede oluşacak çatışma senaryolarında her seferinde
tepkiler yükselecektir.
Şimdi bu üç entegrasyon modelini kıyaslayalım.
Tam entegrasyon hem öncesi, hem birleşme süreci,
hem de sonrası en meşakkatli model. Ancak getirisi de en fazla olacak
yapılanma. Şayet başarabilirseniz bugün Suriye olarak anılan ülkenin her
karışındaki olaylara gönlünüzce yön verir ve müdahale edersiniz, çünkü artık iç
meselenizdir. Bu topraklar üzerinizdeki egemenliğiniz ancak büyük bir kargaşa
ya da kaybedeceğiniz bir savaşla sona erer. Diğer seçeneklerde Suriye içindeki
politik değişimlerle her an ilişki bozulması ve hegemonya kayması
yaşayabilirsiniz.
Ben Türkiye’nin mutlak manada tam entegrasyonu
zorlaması gerektiğine inanıyorum. Sonrasında demografik ve kültürel
çalışmalarla etnik ve dini kümelenmelerin engellenmesi ve var olanların
seyreltilmesi gerekiyor. Yani Humus’da Arap kadar Kürt ve Türk de olması
gerekiyor. Buna mukabil Konya’da Arap ve Kürt, Muş’da Türk ve Arap sayısının
hatırı sayılır seviyelere yükselmesi lazım. Toplumsal entegrasyonun güçlü,
millet bilincinin diri olabilmesi için bu çalışmalar çok önemli. Dijital çağda
yetişen gençlerin sosyolojik aidiyet duygusu zayıfladığından etnik ve dini
fayların kırılganlık oranı kendiliğinden azalsa da devletin ek önlemlerle bu
tehlikeyi tamamen bertaraf etmesi gerekiyor.
Yazı dizime başlarken sahip olduğum kafa
karışıklığı büyük oranda bitse de hala Erdoğan’ın kafasında ne olduğuna dair
net bir öngörüm yok. Yani kendi ya da uzun vadede oğlunun iktidarı için neleri
feda edebileceğini kestiremiyorum. Yaşadığım tedirginliğin boşuna olmadığını da
zamanla göreceksiniz. İnşallah o türden sınavlarla test edilmeyiz ve inşallah
ben yanılırım.
Bu yazıyı yazdığım son süreçte SDG’nin önce Halep’teki kuvvetleri bozguna uğratılarak sürüldü, ardından da Fırat’ın batısındaki birlikler doğuya doğru püskürtüldü. Tahmin ettiğim gibi SDG yavaş yavaş haritadan silinecek. SDG’ye arka çıkmayan ABD’ye İsrail’in baskısı iyiden iyiye arttı. Trump’ın her geçen gün Epstein adasından yeni fotoğrafları piyasaya sürülüyor. Buna rağmen Trump da geri adım atmıyor. SDG problemi tamamen çözülürse İsrail için hiç de hoş olmayan bir jeostratejik harita ortaya çıkacak. Sonrasında sıra Süveyda (Dürziler) ve Golan’a gelecek. Yani Ortadoğu’daki “Meksika Açmazı” düğüm düğüm çözülecek. Fakat dünya da bu vakitten sonra eskisi gibi dönmeyecek.
SDG hakkında çok fazla köpürtülmüş rakama ve şişirilmiş
imaja şahit olduk. Asker sayısı olarak BBC 110 bin civarı bir rakam
zikretmişti. Bu sayı nicelik olarak doğrudur. Ama vasıflı asker sayısı çok daha
az. Hadi bunu da geçelim. Çok sayıda zorla silah altına alınmış ve davaya
inanmayan Kürt genci olduğu kadar, davayla hiç alakası olmayan Arap gençleri
gerilimin yükseldiği anda safları hemen terkedebilirler. Ordu sayıca kabarık
ama psikolojik olarak zayıf bir yapıya sahip. Üstelik Arap nüfusun hakim olduğu
bölgelerde fazlasıyla tedirgin ve özgüvensizler. Nitekim Suriye ordusu taarruza
başladığında halk ve aşiretler de SDG’ye karşı kıyama kalktılar.
SDG sadece Kürt nüfusun hakim olduğu bölgelerde
bir direniş gösterebilir. Ancak bunca hırpalanma ve can kaybından sonra o
hamleye sıcak bakabilirler mi bilemiyorum doğrusu.
Hem Türkiye, hem Suriye adına hem de bu iki ülke
coğrafyasında yaşayan halklar için heyecan verici ve hayırlı bir dönüşüm olsun
diyerek duamızı edelim. Bu konular bu kadar basit incelenmemeli. Benim
yazdıklarım eskiz niteliğinde, devlet çok daha geniş bir çalışma yapıyordur
elbette. Ama devletimizin işleyiş mekanizmaları, bürokratların gevşeklikleri ve
kurumsal örgünün bir türlü rayına oturmaması nedeniyle tereddütlerim yok değil.
Yazı
dizimizin sonuna geldik. Dünya meselelerinin kalbimizi iyice karartmasına
müsaade etmeden, bunca cedelin arasında insanı insan yapan naif yarısına da
hakkını vererek bitirelim. Bir şarkıda dendiği gibi; “Sevmeyelim de taşa mı
dönelim”?
Sizi, çok
sevdiğim bir aşk şiiriyle baş başa bırakıyorum.
BAHÇELERDEN
UZAK
- Ahmet Hamdi Tanpınar'a -
İstemem artık
ışık, râyiha, renk âlemini,
Koklamam yosma karanfille, güzel yâsemini.
Beni bir lâhza müsâit bulamaz idlâle,
Ne beyaz bâkire zambak, ne ateşten lâle.
Beklemem fecrini leylâklar açan nîsânın,
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.
Her sabah başka bahâr olsa da ben uslandım,
Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım ...
Yahya Kemal Beyatlı
(Kendi Gök Kubbemiz, S. 131)
İlginizi çekebilecek diğer yazılar:

Üstad, selam aleyküm,
YanıtlaSilErdoğan'a dair bir takım endişe ve eleştrilerinizi anlıyorum. 3. kere adaylık, Bilal Erdoğan'ın aday olarak ortaya çıkışı, yapay faiz oranları üzerinden oluşan servet transferi, vs.
Lakin bugünkü son durum üzerinden, yazı dizisinin 10. bölümünü tekrar gözden geçirip, bir hakkı teslim etmeniz gerekmez mi?
Evet, Erdoğan Trump'ı pasif kalmaya ikna etmiş olabilir (aslında etmemiş de olabilir, K.Suriye Trump için gereksiz masraf), evet, TR malzeme ve lojistik destek, istihbarat, Abd'nin israili dizginlemesi için diplomatik destek) harici askeri bir müdahalesi olmamış olabilir. Bu açıdan olabilecek en zarife yakın (en zarifi Mazlumu anlaşmaya razı etmekti) çözümle meseleyi bertaraf etti.
Lakin Türkiye blöf yaptı diyebilir miyiz? Anlaşma için son tarih olan 31 Aralıktan 18 gün sonra vaad edilen öylr veya böyle yerine gelmiş görünüyor. Bunda Türkiye'nin payı nedir? Suriye'ye operasyon öncesi talep etmesi halinde askeri seçenek dahil her türlü desteği vereceğini kamuoyu önünde açıkladı. DEM'den gelen suçlayıcı beyanlar ve sosyal medyadaki Pkk'lıların Erdoğan ve Şara'yı bir görmesi, 2 sene içinde Dem'i ilan edilecek hukuki düzenlemelerle yumuşatamazsa bu işin seçimlerde Erdoğan'a bedeli olacağı aşikar.
Sözün özü, ülkenin 15 yıldır devam eden Sdf sorunu çözülmüş görünmekte. 50 yıllık Pkk' sorunu da ise sonraki süreçte çözülecek gibi inşallah
Hayrolsun
10. bölümdeki şu kısmı söylüyorsunuz sanırım:
Sil"Eylül’ün ilk haftasında DEM Partili Kaynaklardan önemli bir açıklama geldi: “Öcalan, Suriye ve Rojava konusunda esnemez… Suriye'de operasyon ihtimali, Türkiye'deki süreci tamamen bitirir.” Benzer bir bildiri de Kandil’den geldi. Sürecin başından beri “yakarız, yıkarız, keseriz, yok ederiz” diye tehditler savuran Erdoğan’ın aslında blöf yaptığını, SDG’ye operasyon falan yapamayacağını fark etmişlerdi. Operasyon olursa süreç biter, süreç biterse Erdoğan Kürtlerin desteğini kaybeder, böylesi bir tabloda da Erdoğan yeniden seçilemezdi. Bu açmazdan Türkiye nasıl kurtulacaktı? Hakikat şuydu ki, meseleyi güç kullanmadan halletmenin tek yolu ABD’yi ikna etmekti. Oradaki açmaz da İsrail’in süreci baltalamasıydı. Aylar geçmesine rağmen bir türlü mesafe kat edilememesinin aslı sebebi de buydu."
Tabii Türkiye'nin ara açıklamalarını kaçırmışsınız. Türkiye defalarca mühlet uzattı. Bir ay dedi, üç ay dedi, tekrar bir ay dedi, sonra yıl sonu dedi. Mesele o kadar uzadı ki, mecbur kalındı. Çözümün sarkması emöncelikle ABD için çok can sıkıcı hale gelmişti. 2027'de seçime girecek Erdoğan için de vakit daralıyordu. İşi daha fazla uzatma lüksü kalmamıştı. Yani astarı yüzünden pahalıya gelmek üzereydi. Askeri operasyon Erdoğan için iki kötü senaryodan daha az kötüsü haline geldi.
İsrail ve PKK çok diretti. Özellikle de PKK'nın içindeki genç neslin yeni gerçekleri kabul edemiyecek kadar gözü dönmüştü. 2. bölümde yazdığım "Kürtlerin bağımsız devlet hayali kursaklarında mı kalacak? Kursak safhası çoktan geçildi, midede öğütülme tamamlandı, bağırsaklardan geçilip kana karıştı." açıklama mucibince bitireyim. O kan akmadan o tutku bitmeyecekti ve sonuç böyle şekillendi maalesef.
Burada yazarımıza teşekkür etmemiz gerekiyor. En azından günlük meşgalelerle unutuluveren gelişmeleri kayıt altın aldı. Sonra bizlere baska bir bakış açisiyla derli toplu yeniden görme imkanı sağladı. Öngörüler kısmı tartışmaya açık. Ancak şurası da açık ki bugün dünden iyiyiz. Suriye'de akan kan durdu. Gazze'de yavaşladı. Rabbimize hamd olsun. Emeği geçenlerden razi olsun, inşallah.
YanıtlaSilTeşekkür ederim azizim.
SilRabbim bize Suriyede müslüman devrimini gösterdi. İnşallah Türkiyede de görürüz. Sürekli yeni yazı yüklenmiş mi diye baktığımız seri için de yazara teşekkür ederiz.
YanıtlaSilBu bir sitem mi :)
Sil