Ortadoğu'da Meksika Açmazı (19)
Türkiye’de siyasi
duruşunu DEM ile eşleştiren Kürt kitlenin Suriye’yle birleşmeye vereceği tepki doğrudan
üst yönetimlerin alacağı kararlara bağlı. Öcalan ve DEM’in birleşmeye yönelik
atacağı müspet bir adım tabanda büyük oranda makes bulur. Fazladan Suriye’deki
Kürtler de bu karara biat ederler. Türkiye’de yaklaşık %8 bir tabanı bulunan
DEM, şayet “evet” oyu tarafında karar alırsa, “evet”çi sayısı en az %6-7 oranında
artar.
Türkiye’de
birleşmeye en çok direnç gösterecek insanlar İyi Parti, Zafer Partisi ve CHP’ye
psikolojik aidiyet besleyenler. İyi Parti ve Zafer Partisi’nin tabanını ikna
etmek bir hayli meşakkatli. CHP tabanının yarısı da benzer reflekslere sahip.
Ancak CHP üst yönetimi bu konuda kararlı bir duruş ve sahiplenme gösterirse
tabanının diğer yarısı mevzuyu sahiplenir. Bu da (%15) yeterli olamayabileceğinden
DEM tabanından gelecek oylara her türlü ihtiyaç duyulacaktır. Önceki bölümde Suriye’yle
entegrasyon sürecinde CHP’ye önemli roller düşecek derken bahsettiğim
hususlardan birisi buydu.
Cumhuriyet’in kurulduğu andan itibaren Türkiye’deki devlet politikası ve eğitim sistemi doğu ve güneye (İslam Coğrafyası) antipati ve kuzey ve batıya (Avrupa) sempati pompalayarak yüzlerce yıllık değer kodlarımızın insicamına suikastte bulunmuş olduğundan ve halkımızın en az yarısında (gençlerimizin çoğunda), bu propoganda karşılık bulduğundan Suriye ile birleşme fikri itici ve hatta gerileme olarak algılanıyor. Bunu tersine çevirmek çok kolay değil. Diğer yandan -hakkını verelim- aynı yapının Türk tarihindeki haşmetli yıllarla ilgili müspet anlatılarla güçlü ve büyük devlet olma özlemini mütemadiyen beslemesi sebebiyle, milletimizin zihni arka planında Neo-Osmanlı hayali canlılığını hala koruyor. Batı endeksli yaşam tarzına sahip insanlarımız birçoğunda dahi belli oranda böylesi bir fikre sıcak bakıldığını söyleyebilirim. Mevcut kompleksleri aşarken kullanılabilecek en önemli silah da sanırım yıllarca biriktirilmiş bu hamaset olacak. Ne kadar güçlü algı yüklemesi yapılırsa yapılsın Türkiye - Suriye birleşmesine ikna edilemesi hayli güç % 30-35’lik bir kitle var. Bu da şu anlama gelir; Referandumu riske etmemek için çok planlı ve topyekün bir çalışma yapılması lazım.
Aslında bu
işi daha kolay sonuçlandırmanın bir yolu daha var; CHP iktidarı veya CHP’li bir
cumhurbaşkanı. İsrail’i devlet olarak tanıma işini nasıl muhafazakar Menderes’e,
Apo’yu takdis etme vazifesini nasıl milliyetçi Bahçeli’ye gördürdüysen, dindar
ve fakir Suriye’yle birleşme fikrini varlıklı ve seküler kitleye benimsetme
görevini de CHP’ye verirsin. Hazır CHP bu kadar hızını almışken, ara dönem
olarak bir CHP iktidarını engellemezsin. Ayrıca bu inkıta sayesinde yavaş yavaş
hanedan hazırlığı yapan Erdoğan ailesinin önünü de kesmiş olursun. Bu da devlet
elitlerimizin başka bir görevi. Yıllarca ensemizde boza pişirip “Cumhuriyet”
naraları attınız; şimdi monarşiye doğru hızla yol alan bu ülkeye sahip çıkmak da
öncelikle sizin boynunuzun borcu olmalı. Evet, “boynunuzun borcu”. Anladınız
siz onu. Milletimizin iradesini hiçe sayan her kim olursa olsun önünü kesmek
gerekiyor. Diyelim ki milletimiz hanedana tav oldu ve öyle yönetilmek istedi,
ona da müdahale edilmemesi gerekiyor, bir şartla; her 5 senede bir sandıkta
icazet alacaklarsa. Özetle, devletimizin üzerine, her ne pahasına olursa olsun
tarafsız, hakkaniyetli, adil bir seçim ortamı sağlaması farz. Seçimlerin
öncesinde halkın iradesine ket vuracak manevralara veya seçimler sonrasında güç
sahiplerinin istemediği sonuçlar zuhur ettiğinde operasyon çekmesine zinhar izin
verilmemeli.
Referandumda “evet”
sonucu alabilmek için bir başka manevra da şu şekilde hayata geçirilebilir;
Öcalan ve DEM yetkilileri, artı Suriye’den SDG topyekün bir şekilde birleşmeye
karşı çıkarlar. O zaman seküler milliyetçi kitle ters psikolojik manyelle Suriye’yle
birleşme fikrine ısınabilir.
Türkiye
devleti Suriye’yle birleşmeye karar verirse, ne yapar ne eder referandumdan “evet”
çıkarır diye düşünüyorum. Ama bu seçeneğe sıcak bakar mı ondan çok emin
değilim.
Farkındaysanız Türkiye’deki sosyolojik analizi parti tabanları üzerinden yaptım. Oysa Suriye’de daha çok dini ve etnik bazlı bir analize yeltendim. Çünkü Suriye’de çok partili demokratik bir sürece geçilmediğinden din ve etnisite hangi siyasi hareketlerde nasıl karşılık bulur, bunu kestiremiyoruz. Türkiye’deki partilerin oy oranından çok rahat şekilde milletimizin bir olaya göstereceği reaksiyonu %80 oranında öngörebiliyoruz. Şuurlu ve önünü arkasını hesap ederek oy veren %20’lik bir kitlemiz var, çok şükür. Sağduyusu yüksek bu kitle, oluşturulacak algı ortamından etkilenmeden karar alabiliyor.
Gelelim
yapısal sorunlara. Referandum sonuçları, her iki ülkenin referandum öncesi alacağı
bazı pozisyonlarla doğrudan alakalı. En önemli sorunumuz dil. Minör grupları
bir kenara koysak bile Araplar ve Kürtlerin anadil beklentilerine güçlü bir
cevap vermek gerekiyor. Türkçe’nin resmi dil olarak kalmasıyla ilgili bir sorgulama
dahi yapılamaz. Ama Arapça ve Kürtçe de asla yasaklanamaz. Sonuçta eğitim, kültür
ve bürokraside resmi dili, yani Türkçe’yi kullanmak zorundasınız. Bunu
yapmazsanız doğal kırılma ve parçalanmalara kapı aralamış olursunuz. Şam’daki
Arapça’nın pozisyonuyla Diyarbakır’daki Kürtçe’nin ağırlığı aynı değil.
Diyarbakır’da süreç içerisinde hemen herkes Türkçe öğrendi. Hatta yeni nesil
Kürt gençlerinin bir kısmı Kürtçe bilmiyor, bilenler de kendi aralarında
konuşurken büyük oranda Türkçe’yi tercih ediyor. Şam’da herkes Arapça konuşuyor
ve Türkçe bilen sayısı çok az. Türkiye’deki mültecilikleri sırasında Türkçe
öğrenenlerin sayısı sadre şifa olacak cinsten değil.
Şam’da, Humus’da,
Lazkiye’de Arapça’yla ilgili özel imtiyazlar verirseniz, aynısını Diyarbakır,
Ağrı, Van Kürtçe için talep edecektir. Bu da uzun vadede ülkenin parçalanmasına
giden yolu açar. O halde elimizde tek seçenek kalır; Diyarbakır’a uygulanan
tarifeyi Şam’a da uygulamak. Pekala TC’nin kurulduğu günden beri Kürt şehirlere
uyguladığı tarifeyi bu vakitten sonra Arap şehirlere uygulamak mümkün müdür?
Zor soru.
Öncelikle TC’nin
zamanında Kürtlere yaptığı zorbalıkları ve asimilasyon politikalarını şimdilerde
uygulayamazsınız. Hem dünya, hem de Türkiye siyasi anlayış, özgürlükler ve
toplumsal algılar temelinde çok değişti. Eski yöntemlerle yeni sosyolojiye ayar
vermeye kalkışırsanız sonuç hüsran olabilir. Daha önce belirttiğim gibi bu süreçten
ya güçlü bir kazanımla çıkarsınız, ya da geri dönülmez büyük kayıplarla. Burada
mantıklı ve uzun soluklu çözümler üretmek zorundasınız.
İki ülke
arasındaki refah seviyesi farkı olası bir birleşmede nasıl bir arıza çıkarır? Suriye,
iç savaş çıkmadan önce bile Türkiye’den kırk yıl gerideydi. 14 yıllık savaş
sırasında bir kırk yıl daha geriye gitti. Ülkenin bayındırlığı, ekonomik gücü
veya teknolojik alt yapısı için cari olan geri kalmışlığı, eğitim, kültür ve toplumsal
olgunluk gibi alanlarda iddia etmek çok cahilce bir yaklaşım olur. Yani, kabaca
daha çok ekonomik ve maddi alanlarda dramatik farklardan bahsedebiliriz. Bu türden
farklar çok hızlı bir şekilde kapatılabilir. Güçlü ve müreffeh olan tarafın (Türkiye)
nüfusça daha kalabalık olması işi iyice kolaylaştırır. Batı ve Doğu Almanya’nın
birleşmesi sırasında ekonomik refah farkı çok hızlı bir şekilde kapanmıştı,
üstelik ağırlıklı ortalamada buluşulmamış, zayıf olan taraf güçlü tarafa
yetişmişti. Normalde iki ülke arasındaki refah farkı üstesinden en kolay gelinecek
problem. Devlet de bunu rahatça yönetebilir. Ancak zengin olan tarafın
halkında, yani Türkiye vatandaşları arasında “bizim paramızı Suriyelilere yedirecekler”
şaiyası hızla revaç bulabilir. Halihazırda bile Suriyeliler yüzünden
fakirleştiklerini düşünen insan sayısı oldukça fazla. Yani devletimizin
buradaki esas işi, finansal enstrümanlardan çok toplumsal algı baronlarıyla
olacak.
Devam edecek…
İlginizi çekebilecek diğer yazılar:


S.a.
YanıtlaSilBazı açılardan düşününce duraklamaya başlamış, kentleşmiş ve zanaatkarlığı terk edip masabaşına kaymış Türkiye nüfusu ile tezat oluşturan Suriye nüfusunun ekonomik olarak birbirini tamamlayabileceğine inanıyorum. Ama ülkelerin birleşmesi gerçekten imkansıza yakın geliyor bana. Toplumun önemli bir kısmı anlayış, sabır, hüsnüzanını kaybetmiş gibi. İnsanlar büyük projelerden çok, olayların kendi küçük dünyalarına etkileri ile ilgileniyor. Dünyanın gidişatı, makro ekonomi, 20 yıllık projeksiyonları düşünen veya anlatılınca merak eden az gibi.
Bu açıdan ekonomik, sanayi, savunma işbirliği yapan bir federasyon, devletler topluluğu daha ikna edilebilir geliyor bana.
Yazınızı okuyunca aklımdan geçen ilk soru aslında şuydu:
Suud öteden beri, Arap-Türk sınırına hassasiyet gösteren bir devlet. Hatta Suriye'li bir arkadaş baba Esad İran'la yakınlaşana, Saddam Kuveyt'i işgal edene kadar (sonrasında Saddam'ın tüm Arap yarımadasına saldırıp birleştirme planı olduğunu da söyledi arkadaş) Suud'un Suriye ve Irak'a Arap yarımadasının kuzey sınırlarını koruyan devletler olarak maddi yardımda bulunduğundan bahsetti. Bu mimari, zikrettiğim olaylarla çöktü.
Suud ve hatta bir dönem Suriye ile birleşip ayrılmış Mısır olası bir Türkiye-Suriye birleşmesine nasıl tepki verir? Gerçi birkaç gün önce Türkiye'nin Suud-Pakistan savunma paktına dahil olmak için görüşmelerin son aşamaya geldiği haberi ulaştı ama bu İsrail tehlikesi ve NATO'nun çöküşüyle ilgili konjonktürel bir gelişme sayılabilir.
Selam ve saygılarımla