Muharrik Muterifler


Gözlerindeki ışıltıyı görüyorum. Ya dudaklarındaki o kararsız gülümseme? Hiç belli etmiyorsun ama duyguların da, fikirlerin de farklı satıhlarda gidip geliyor. Bir taraftan karşındakinin düşük halini, zafiyetlerini, açıklarını görmenin hazzı, diğer yandan cesaretine duyduğun imrenme yahut kıskançlık. Birden yüreğini ısıtan “Sadece ben değilmişim” hissinin doyumsuz lezzeti. Fakat en beteri, iç dünyana ayna olurcasına ruhunda görmek istemediğin zayıflıkları hatırlatan, seni hep uzak durduğun ürkütücü iç hesaplaşma bataklığına doğru sinsice iten o çokbilmiş cümleler, bakışlar. Böyledir itiraflarda bulunan bir kişiyi dinlerken ya da okurken insanın haleti ruhiyesi.

İtiraf gizli kalması gereken bir şeyi ifşa etmektir. Kendinize ait ya bir ayıp, ya suç veya günahın üstündeki perdeyi aralamaktır. Nitelik olarak genel bir sırrı ifşadan farklıdır itiraf, özeldir, tamamen size ait olan bir sırrın dışavurumudur. Sır saklamak, taşımak zordur. Ama mevzu bahis olan kendinize ait bir sırsa, tam tersine sırrı paylaşmak zordur. Suçun, ayıbın ya da günahın deşifre edilmesi her halükarda insan nefsini zorlayan, ruhunu alçaltan bir keyfiyete sahiptir. Sizi cemiyet içerisinde kötü nam salmış sıfatlarla tanımlamaları için insanlara koz verirsiniz. Her şey yolundayken gülüp geçilir de, ilişkiler bozulunca bir bir ortaya dökülme riski vardır o itirafların. Muterif (itiraf eden) olmak nereden bakarsanız bakın meşakkatli, bedelleri ağır olan bir haldir.

Gelin bir de itirafı dinleyenin değil de, yapanın ruh halini masaya yatıralım. Toplumda bu özelliklere sahip çok az insan bulunduğu için bu kısım pek çoğunuza ilginç gelecektir. İtiraf zor zanaat dedik. Öyle ki insan kendisine bile itiraf edemez açığını. Önce itirafın üç safhasını dile getirelim. Birincisi gizli itirafçılar. Bütün insanlar öyle ya da böyle bu kategoriye girer. Ruhunda sakladığı kirli duyguları aslında herkes bilir, ama kendine yakıştıramaz. Bu alçaltıcı durum insana kendisini çok kötü hissettireceğinden güçlü savunma mekanizmalarıyla üstü sürekli örtülür. Mesela kimse haset olduğunu kabul etmez. Ama gayet iyi biliyorum ki hemen tüm insanlar hasettir. Bu yazıyı okuyup bana “hadi oradan kalbi kararmış adam” diye iç geçirenlere, yazıyı sonuna kadar okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü bu tür zaaflarınız yüzünden insanların sizi nasıl kullandıklarına dair ipuçları vereceğim. Haset bir başkasının başarısı veya güzelliklerinin yok olmasını istemektir. Bu bir oranda yetersizliğin de ürünüdür. Kendisinden daha güzel bir kızın kaza geçirip güzelliğini kaybetmesini istemek, ya da kendisinin girmeye hak kazanamayacağı okulda okuyan birinin sınıfta kalması veya okuldan atılmasından mutlu olmak gibi. Size bir de kötü haber vereyim; birine haset ediyorsanız ona karşı gizli bir hayranlık da besliyorsunuz demektir. Hay Allah unutmuşum, siz haset değilsiniz ki. Bendeki de laf işte… Hasetin bir nebze iyisi kıskançlıktır.

İnsanların büyük bölümü kıskanç olduklarını da kabul etmezler. Eşlerin birbirlerini kıskanmaları bu kategoriye girmez, çünkü bu kıskançlık sosyal normlarda makul ve saygın bir reflekstir. Hatta kıskanılan eşe itibar, kıymet kazandırdığından talep bile edilir. Karşı cinsten eşine/sevdiğine gelen iltifat, kur değildir insanı kıskanç yapan. Eşinin/sevgilisinin bu iltifata rağbet etmesi, bu durumdan keyif almasıdır. Konuyu dağıtmamak adına bu bahsi kapatıyorum. Kıskançlık başkasının başarı veya güzelliğinin kendisininkinden fazla olmasını çekememektir. Hasetten farkı şudur: Karşınızdakinden iyiyseniz onun sahip olduğu başarı sizi rahatsız etmez, kıskanmazsınız. Hatta onunla arkadaş veya yaren olmak size mutluluk verebilir. Kıskançlık da nemrut bir ruh hali olduğundan ruhu rahatsız eder ve o nedenle sıkışan ruhların bu müşterek belasını def edecek bir kavramlar bile icat edilmiştir: Gıpta etmek, imrenmek. Ne hikmetse, kime sorsan kıskanç değil, haset zinhar değil, olsa olsa gıptacıdır. Sevimli, tatlı şey seni. Ne kadar da iyi kalpli ve düzgün bir insansın öyle.

İtiraflarda ikinci merhale ruhun düşük yönlerini şuurlu bir yönelimle fark ve kabul etmektir. Yani kendine itiraftır. Gizli itirafçılıktan, kendisine itiraf safhasına geçmek karlı dağlar kadar büyük bir engeli aşmaktır. İşin en zor yanı da budur. Bunu başarabilen insanlar, artık ruhlarını kötü duygulardan arındırma yoluna girmiş demektir. Komplekslerimiz, zaaflarımız ve kötü düşüncelerimizi önümüze koyduğumuzda, bir bakıma başımıza büyük belalar da almış oluruz. Üst bilince çıkan bu karanlık duygular ruhumuza kesintisiz ve küstahça basınç uygular. Filhakika bilinçaltındayken de uygular ama biz, ruhumuzu daraltan, saçma sapan hareketler yapmamıza neden olan bu basıncı anlamlandıramadığımızdan serseri tavuk gibi bir oraya bir buraya yalpalayıp dururuz.

Bir kere muterif olduysanız mezkur basınçlar sizi öylesine bunaltır ki, ne yapıp edip hal çaresi bulmaya çalışırsınız. Neyse ki, bunu da büyük oranda başarırsınız. Çünkü sizi bunaltan başbelası duygularınızdan haberdar olmakla, nereye neşter vurmanız gerektiğine dair kritik bir bilgiye sahipsinizdir nihayet. Bu duyguların bir kısmını kendi iç dünyanızda çözüp, oto telkinle makul bir yol tutturabilirsiniz. Kendi içinizde verdiğiniz intrapsişik mücadele muvacehesinde, bir zaaf, kompleks ya da habis duygunuza galebe çalarsanız, artık bu duygunuzu gönül rahatlığıyla ikinci şahıslarla paylaşacak kıvama ulaşmışsınız demektir. Bu da itiraf yolculuğunun üçüncü ve son safhasına tekabül eder. Ayrıca üstesinden gelemediğiniz marazalarda da bir yol göstericiye gitmek için haklı bir cesaretiniz vardır.

Yol göstericiler farklı medeniyet ve zamanlarda farklı isimlerle anılsa da hep aynı fonksiyonu görürler; kendilerine müracaat edenleri dinlemek ve ruhlarını deşmek. Bir kısmı sadece dinleyerek yardım eder muhatabına. Bir kısmı ruhunu çözümler, önüne serer, kendisiyle yüzleştirir. 

Tövbe kapısı bütün semavi dinlerde mevcut. Ancak tövbe daha çok insanla Allah arasındaki ahitleşme olup ikinci şahısların bilmesi gerekmez. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde başlayan ve Orta Çağ Avrupası’nda kurumsal bir çerçevede insanlara hizmet sunan “günah çıkarma” müessesi buradan hareketle tesis edilmiştir. Katolisizm’in ağır ve insan fıtratını fazlasıyla zorlayan kurallarını uygulamakta güçlük çeken ve gizli günahlara girerek suçluluk duygusuyla ruhu ezilen insanların manevi gerilimini boşaltmak adına fazlasıyla iş görmüştür “günah çıkarma” seansları. Aslında, bildiğimiz suçunu itiraf etme özgürlüğüdür bu işlem. Vatandaş psikolojik sağaltım yaparak rahatlar, kilise de para kazanır. Alan veren memnundur. Burada insanları rahatlatan esas faktör, itiraf etmenin de ötesinde, işlediği günahın manevi bir otoritece olağan ve affedilebilir karşılanmasıdır. Seans bittiğinde kuş gibi hafifleyerek evinin yolunu tutan insanlar, yeni günahlar işlerken de “nasıl olsa parasını verir günahımı temizlerim” vurdumduymazlığıyla, hiçbir vicdani baskı ve ruhsal tereddüt yaşamadan gününü gün etmeye bakar. Ne papazlar, rahibeler, ne de katolik cemaat üyeleri bu şekilde Allah’ı kandıramasalar da birbirlerini kandırarak toplumda biriken kolektif yükü bir şekilde toprağa iletmeyi başarmışlardır. Bağnaz Avrupa’nın toplumsal kaoslardan sıyrılabilmesi de bu enstrüman sayesinde olmuştur. Ama unutmamalı ki, bugün Avrupa’nın hayvansal, egoist ve hedonist yaşam tarzı bu haksız rahatlamanın ürünüdür. İnsani tekamül yolunda açılan devasa çukura yuvarlanan Batılı kafa, tüm dünyanın başına böyle bela olmuştur.

Uzak Doğu tapınaklarındaki bilgeler, tekkelerdeki mürşidler ve modern zamanlarda peyda olan psikiyatr ve psikologlar da bir şekilde benzer görevi görürler. Yalnız bu kişiler katolik papazlardan çok daha namusludur. Kendilerine başvuran, diz çöküp/şezlonga uzanıp çare arayan insanları sadece dinlemekle kalmaz, itiraf edemedikleri pek çok arızayı açığa çıkarıp, derdine derman olacak reçeteler de sunarlar. Bilgeler ve mürşidler daha evvel bu yoldan geçtikleri için kendilerine gelen insanları analiz edip ruhlarındaki zafiyetleri ortaya çıkarmakta ehil kişilerdir. Psikiyatr ve psikologlar da insan ruhuna yönelik eğitim aldıklarından meseleye vakıftırlar. Ayrıca psişik didikleme tekniklerini de gayet iyi bilirler. Ruhunuzdaki katmanları teker teker kaldırarak kabuk bağlamış yaranıza ulaşır ve sizi içten içe yakıp kavuran ruhsal virüsü tedavi ederler. Çok sayıda hastayla muhatap olan yaşça ileri ruh hastalıkları uzmanları, gerek gelişmiş teknikleri gerekse birikmiş tecrübeleri eşliğinde hızlı ve etkin bir şekilde size bunalımlarınızdan çıkış için kapı aralarlar. Bunlar bir bakıma belli oranda bilgelik ve mürşidlik de kesbetmiş kişilerdir. Yeri gelmişken mürşidin kelime manasını tekrar hatırlatayım; yol gösterici.

Ne demiştik? İnsan kendi kendisine itirafta bulunursa kendini bilmekle ilgili yol kat etmeye başlar. Bu itirafı ikinci bir şahsa yaptığında kendisini rahatlatır, ruhunu prangalardan kurtarır. Başkasına yapılan itiraf ruhtaki yarayı iyileştirmeyle ilgili zafer anıdır. O kadar güçlü bir şuur edinmiştir ki zaafına veya kötü duygusuna karşı, onu yok edemese bile kontrol edebileceğine dair kuvvetli bir özgüven duyduğu aşikardır. Bir nevi kendisiyle barışma, kişisel tekamül için adım atmadır dışarıya itiraf. Yıllar yılı küfesinde taşıdığı ağır taşları boşaltmak, dokularını için için eriten kanındaki zehri akıtmak gibidir.
Şüphesiz insanın ruhunu örseleyen, davranışlarını yanlış yönlendiren binlerce habis duygu ve düşünce bulunur. Kişi bunların hepsine mülaki olamaz, ama ne kadar yüksek oranda yarasını iyileştirirse o nisbette insan olma vasıfları kuşanır. İşte bu yüzden, ruhundaki tüm yaralarını iyileştirebilen bu nadir kişilere kısaca insanı kamil diyoruz. Bu yüzden tekkelerde dervişlere insanı kamil olma yolunda terbiye edici görevler verilir, ruhundaki kara lekeler önüne konularak bertaraf edebilmesi için yol gösterilir. Bu yolun azimli yolcularından Yunus Emre’yi dinleyelim.
İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendin bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Yunus bu dizeleri boşuna sıralamamış. Yani, insanın kendisini bilmesi bütün ilimlerden daha kıymetli bir şey. Kendini bilmek veya tanımak için de, ruhundaki eksiklikleri nefsine rağmen itiraf etmeyi başarabilmelisin. Bu işin üstesinden kendi başına gelmeyi beceremiyorsan, sana bu konuda yardımcı olacak bir yol göstericiye danışmalısın. Bir de meşhur mutasavvıf Mevlana’ya kulak verelim: “Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.” İlim konusunda bütün Anadolu’da nam saldıktan sonra kendisini tanımak için yola revan olmuş, bu yolculuğun tüm öğrendiklerinin fevkinde önem arz ettiğini anlamış bir bilgenin ağzından dökülen bu sözcükler de aynı yere vurgu yapmıyor mu? Emin olun, İslam dünyasının en güçlü filozoflarından İmam-ı Gazali’yi, 33 yaşında Nizamiye Medresesi baş müderrisi olduğu halde kendini bulma ve bilme yolculuğuna iten, ülkenin en saygın alimiyken görevini bırakıp 11 yıl uzlete kapatmaya sevk eden de aynı arayıştı.

Dostoyevski kendisini diğer yazar ve düşünürlerden ayıran esas farkın, diğerlerinin düşünce dünyasında bir yere kadar gelip ileriye gitmeye cesaret edememesi, kendisinin o bariyeri aşarak yürümeye devam etmesi olduğunu söyler. Bahsettiği bariyer, iç dünyasındaki itiraf etme veya itiraftan kaçınma safhasıdır. Stefan Zweig “Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur” derken bu gerçeğin altını çizmiştir.

Bütün bunları yazdığıma göre benim de kendini bilme adına benzer bunalımlara gark olduğumu tahmin etmişsinizdir. Yalnız benimkisi amatör bir yolculuk. Kendi başına, el yordamıyla ve haddinden fazla enerji harcayarak bir aşama kaydettiysem de daha yolun başında olduğumun farkındayım. Niye bir psikiyatr veya mürşide danışmadığıma gelince. Alanında baya iddialı bir psikiyatr ile saatlerce konuştum. Bana benimle ilgili bilmediğim tek kelime söyleyemedi. Tekkelerin, mürşidlerin hali ortada. Onlarcasıyla tanıştım, oturdum konuştum. Hiçbirinden ne ruhuma dokunacak o engin kelimeleri, ne de o karşı konulamaz metafizik sparkı alabilemedim. Bunları okuyunca, haklı olarak kibirli bir adam olduğumu düşünmüşsünüzdür. Evet öyleyim (bakın bir itiraf). Beklediğim kişi, bendeki tekebbürü alt edecek hasletlere haiz olmalı. Mevzuya bir de şuradan bakmanızı tavsiye ederim. Toplum içinde kibirli olduğunu itiraf etmek yeterince nefis kırıcı değil midir? Belki siz de iç dünyanızda kibirlisinizdir, hatta bunu kimseye belli etmeyecek, mütevazı rolleri oynayacak kadar kibirli. “Hepimizde ego var” diyerek aklınca mütevazı olmaya çalışan ayaktakımı gizli itirafçılardan olmak yerine, “Ben ego sahibi, kendini beğenmiş bir insanım” diye önce kendine, sonra başkalarına haykırarak gerçek bir muterif ve seçkin bir ruh olmayı denedin mi hiç?

İtirafa uzanan yolculuk ruhsal bunalımlara ve manevi acılara göğüs germeyi gerektirir. Ama bu acının doğru yolda olduğunu bilmekle alakalı muhteşem keyif verici bir yanı vardır. Üstad İsmet Özel “Acı duymak ruhun fiyakasıdır” derken acının, melankolinin ve hatta mutsuzluğun bu mazoist yönüne vurgu yapar. Freud “Dostoyevski’de acı; bir temizlenmenin, bir arınmanın kaynağıdır. İnsan acı çekerek, özellikle de başkaları için acı çekerek arınır, temizlenir. Çektiği acı ne kadar büyük olursa arınma da o kadar derin olur” diyerek yine bu gerçeğe ışık tutmuştur.

Muterif olabilmek için hayatın savruluşlarından kendinizi sıyırıp, bir kenara çekilip düşünmek ve belki bedbin, belki mazlum ve biraz da yenilmiş bir ruh haliyle oturup düşünmeniz, kendinize emek harcamanız gerekir. Gençlerde bu yönelim çok çok nadirattan olur. Kanında kaynayan hormonlar kendisine sıraca gibi yapışıp dünyaya kendisini göstermesini, insanlara kendisini ispatlamasını emreder. Deli danalar gibi sağa sola koşuşturmaktan kendilerine dönüp bakmaya fırsat bulamazlar. Ayrıca ebeveynler ve toplum gençlerin ruh sırtına biner, kendisini göstermesi için acımasızca ve mütemadiyen kırbaçlar. Gençler başkalarının hazlarını dert etmekten kafalarını kaldırıp öz dertlerine mesai ayıramazlar. Ta ki hayatın duvarlarına toslayana kadar. Bir kısmı durup düşünmeyi ancak o zaman akledebilir. Bu yazıyı okuyan gençlerin çok büyük kısmı ne demek istediğimi tam anlayamayacaktır. Ama bir gün hayattan kırgın, yenilgilerden müteessir bir şekilde bir köşede kalakaldıklarında tekrardan kılıç kuşanıp hayata saldırmak yerine, bu yazdıklarımı hatırlayıp kendi iç serüvenini yaşamak için, o çileli seyahate başlarlarsa gayet mutlu olurum.

Ancak kendi iç yolculuğunda belli aşamaları kat edebilen insanlar muterif olurlar demiştik. Pekala kendisini bu şekilde didikleyebilen, çözümleyen bir kişi seni çözemez mi sanıyorsun? Emin ol, seni senden daha iyi tanır. Bir cümlenden zaafını, bir bakışından kompleksini, bir tutumundan habis düşünceni yakalayıverir. Bu yüzden bu tür insanlarla muhabbet ederken onun açık verdiği vehmine kapılmayın. Asıl röntgeni çekilen sizsinizdir. Sizi eline geçirip yönlendirme riski vardır. İşte bazıları kendisini iyi tanımak ve analiz etmekle, aynı çamurdan halk edilmiş diğer insanları da tanır. Bunlar itirafın ikinci safhasında (kendine itiraf) olan ve fakat üçüncü safhaya geçmeyi tercih etmeyen (başkasına itiraf) kötü emeller kuşanmış kişilerdir. Şahsiyetinizi, paranızı, vaktinizi sömürmekle ilgili hesapları vardır. Sizi kuyruğunuzdan yakalayıp onun istediği şekle göre tavır almanız için tahrik eden muharriklerdir. Size kendisiyle ilgili itiraflarda bulunanlar da ruhunuzda önemli değişimlere aracı olurlar. Ama bunlarınki daha iyi niyetli ve doğru yönlendirici bir yaklaşımdır. Öncelikle kendisindeki zaafı ortaya serdiğinde sana da aynısı sende bulunan o zaafını bulmakla ilgili cesaret verir. Dahası ilginç bir şekilde itirafı yapan insana, içten içe konulmaz bir iç saygı duyarsın. Sana itiraf etmekle rezil olunmadığını ispatlayan bir rol model olmakla büyüleyici bir ilham verebilir. Bu da seni kendine doğru cesur hamleler yapmaya teşvik edebilir.

Bir sosyal bilimci istediği kadar okusun, kendisini tanımakla ilgili o cesur maceraya dalmazsa ortaya dişe dokunur bir manifesto koyamaz. Entelektüel olmanın önemli bir gereğidir kendini tanımak ve korkusuzca itiraflarda bulunmak. Bir şeyi ilk kez söyleyebilmek maharettir, fark yaratmaktır. Söyleneni tekrar malumatfuruşluktan öteye geçmez. Adının önüne kocaman harflerle “prof” yazılsa da sıradan bir insansındır. Hele entelektüel hiç değilsindir.

Boudelaire bir dostuna yazdığı mektupta yeni yazdığı eserde Jean Jack Rousseau’nun İtiraflar adlı eserini gölgede bırakacak şeylere değineceğini söyler. Bu itirafların toplumda ne kadar sarsıcı gücü olduğuna da delalet bir açıklamadır. Yine Dostoyevski “Erkeklerin kimseye söyleyemedikleri sırları vardır” diyerek muterif olmanın ne denli zor olduğununa dikkat çeker. Dosto Baba, biz o itirafları bile yaptık. Kıyamet de kopmadı. Tam tersine, içinde bu sırları saklayan ve şahsiyetlerini bir tümör gibi kemiren bu sırların aslında iyi huylu olduğunu anlayan erkeklerin minnettar, müteşekkir bakışlarına şahit olduk. İşte muteriflerin böylesine psikoterapist yönleri de vardır. Bu sebepledir ki, kasmayan, rol yapmayan, samimi ve içten sohbet eden insanlarla birlikte olmak kişiye huzur verir. Mecliste onu arar gözlerin, zaman gelir varlığına ihtiyaç duyarsın, elin telefonun tuşlarına doğru gider.

-------------------------------------------
Not 1: Tesadüf bu ya. Tam bu yazıyı kaleme aldığım esnada, ünlü müzisyen Sinead O’Connor’ın müslüman olduğunu öğrendim. Gençlik yıllarımızda, müzisyen Prince’e ait “Nothing Compares 2 U” adlı şarkıyı kendine özgü yorumu ve içleri ürperten sesiyle yorumlayarak müzik dünyasını sallamıştı. Henüz çok gençti, zirvedeydi. Ama şöhret ve paranın derman olamayacağı iç dertleri olan soylu bir kızdı. Çılgın reaksiyonları, müzikten kopuşları, marjinal akımlara olan yönelimleriyle sanki bir arayışta olduğunu bas bas bağırıyordu. Kendi üzerinize doğru namuslu bir yürüyüş yapar ve bu yolda sebat ederseniz Allah size çıkış kapıları aralar. Uzaktan bilemezdik elbette, ama belli ki öyleymiş. Zaten açıklaması da bu hissiyatımızı doğrular nitelikte: “Bu zekice bir teolojik yolculuğun doğal bir sonucudur”. İhtidası mübarek olsun.


-------------------------------------------
Not 2: Bu yazıyı başta gökmen kardeşimiz Burhan olmak üzere, yazılarımı kısa bulan ve “hemencecik bitiyor” diye serzenişte bulunan okurlarıma armağan ediyorum :)
-------------------------------------------Free counters!

-------------------------------------------

 Sitede yayınlanan yazılardan haberdar olmak için lütfen abone olunuz.


Yorumlar

  1. Su yaziyi keske 2010da yazmis olsaydinizda bende okumus olsaydim. abi bu arada gokmen kardesiniz yalnızca bahsettiginiz arkadas degil bircok kardesiniz var burada :)

    YanıtlaSil
  2. Abi resmen içimizde ki hastalığa çare bulmuşsun... :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorumlarınız küfür, hakaret vs içermediği müddetçe, en sert eleştirileri dahi içerse yayınlanacaktır.