Aşkın ve Şaşkın
İnsanın şuuru kemale erince önüne devasa bir soru düşer. Kendisinin farkında olmanın, bilinçlenmenin kaçınılmaz uzantısıdır bu sual; ben kimim, neyim? Sonsuz evrenin bir yerlerinde, orta ölçekli bir gezegende, kendi iraden dışında hayat bulmuşsundur. Yaşadığın fiziki şartlar, iklim, sosyal ortam içerisinde sahip olduğun beden, akıl ve ruhla bir var olma savaşı veriyorsundur. Kendimize yönelttiğimiz bu soruyu zamanla diğer insan ve maddelere, nihayetinde bütün evrene teşmil ederiz; “Tüm bunlar, bu olanlar nedir, bir sahibi, bir sebebi var mıdır?” Aslına bakarsanız bu arayış, kendimizi ve hayat yolculuğumuzu anlamlandırma gayretinden başka bir şey değildir. Hayat yolculuğuna çıkan her ölümlü de, er ya da geç din ve yaratıcı kavramlarıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Tarihi süreçte, mezkur derde derman olma iddiasında çok sayıda felsefi akım ve din neşet etmiş. Bunların bir kısmı insan aklı ve tasavvuru üzerinden resmedilen inanç ve ritüel dizgesiyle piyasaya sürülmüştür. İnsanın evrendeki yerini tanımlayan diğer savlar da, alemi halk eyleyen ilahi bir güce referans veren semavi dinlerdir. Bunlar Tanrı katından seçilmiş elçiler vasıtasıyla insanlara doğru istikameti bulmalarında yol göstermeyi hedefler. Dahası koyduğu kurallarla yaşam tarzı ve inanç bütünü (amel ve iman) vazederler.
İnsan aklından zuhur etmiş felsefi görüşler doğrudan transandantal bir mefhuma gönderme yapmazlar. Ancak yine de kendilerini metafizik olgular vasıtasıyla kendilerini ulaşılması güç bir mertebede konuşlandırırlar. Bu, insanların inançlarına sirayet etme gayesi güdenlerin çok sık kullandığı bir yöntemdir. Zira aşkınlık iddiası insanların zihninde güçlü bir karşılığa sahiptir. Velev ki piyasaya sürülen felsefe sıradan olsun, insanlarda bir etki uyandırabiliyorsa, o felsefe ve kavramları önce zihinlerde sonra da toplumsal kabullerde üstel bir pozisyona yerleştirilir. Bu felsefelerden, içeriği inanç safhasının ötesine geçen ve hayatın işleyişiyle alakalı kurallar koyanlar doğrudan din haline gelir. Sadece ontolojik kaygıları çözümleme amacı olanlara gelince. Eğer güçlü retoriklere sahipse eninde sonunda bu felsefenin müritleri tarafından hayatı kuşatan ve kontrol eden içeriklerle zenginleştirilirler. Sonunda da aynı konuma terfi ettirilirler. Yani ontolojik çözümlemelerde hayata müdahale, süreğen bir algoritma olarak mündemiçtir.
Özetle insanın kendini anlamlandırma gayretleri ve bu anlamı pratiğe yansıtması, yaradılış kodlarındaki doğal ihtiyacın sonucudur. Yahut seküler bir deyişle, insanın zihni tabiatının doğal zafiyetlerinden biridir. Voltaire’in bu ihtiyacı veya zafiyeti betimlemek adına sarf ettiği “Şayet Tanrı olmasaydı, bizim onu yaratmamız gerekirdi” sözü her iki yaklaşımı da kucaklayan kurnazca bir açıklamadır. “Şayet” diyerek “Tanrı var” dese de, sonrasındaki şerhiyle ateistlere sinsi bir selam çakmaktadır. Bu yazıda böyle bir mürailik bulmayacaksınız.
Orijini insan olan inanç sistemleri, diğer insanlarca çok sayıda itiraza maruz kalmışlarsa da dogmatik yaftası yememişlerdir. Halbuki tüm evreni yaratan ve her şeye muktedir olan müteal bir güçten gelen emirler (semavi dinlerin ahkamı) tartışmaya kapalı kesin hükümler içerir. Bunlara itiraz etmenin tek yolu, dogma olduğunu öne sürmektir. “Dogma”nın sözlüklerdeki karşılığı etliye sütlüye dokunmayan formda olsa da, bu tanımlar mevzubahis dinlere inanan insanların nefretini celb etmemek adına üretilmiştir. İlahi kökenli dinlere dogma diyenler aslında “uydurma” demekten çekindikleri için bu kavramı kullanırlar, kibarlıktan ya da zarafetten değil, korkudan ve siyaseten. Bir insana ruh hastası demek yerine bipolar demek gibi bir şey.
İnsanın mantık kurgusu sonsuza gidemez. Evren ve varlığa ilişkin sebep sonuç silsilesini eninde sonunda bir yere bağlamak ve sonlandırmak zorundadır. Bir yandan bütün varlık aleminin madde ve hareketinin oluşum ve döngüsünü başlatıp sürdürecek bir kudrete bağlamak zorunluluğu. Diğer yandan mantığı kilitleyecek kadar anlaşılmaz bir yerde eritip sonlandırma ihtiyacı; Tanrı kavramına hoşgeldiniz.
İslam filozofu El Kindi Allah’ı tanımlarken “İlk Sebep” diyerek hem sebep sonuç sarmalının kaynağını tespit etmiş, hem de özet ve nezih bir terim kullanmıştır. Fakat bence sonlandırma, eritme işlemini es geçmiştir. Ona özenerek sonlandırma vasfı için yine özet ama pek de nezih olmayan “Kara Delik” ıstılahını tercih edeceğim. “Kara” ve “delik” gibi iki sabıkalı kelimeden Tanrı’yı tanımlayan bir terim icat etmek kulağa hoş gelmiyor elbette. Fizikçilerin ışığı ve hareketi yutan bölgeleri tanımladıkları kara delikten ilham alarak bu terime yöneldim. “Anlaşılamaz Sonsuzluk” gibi daha saygın ve risksiz bir tanıma da başvurabilirdim. Ama bu hem daha uzun bir terim olurdu, hem de “Kara Delik” gibi insanlığın zihninde önceden oluşmuş hazır bir tasavvur gibi işimizi kolaylaştırmazdı.
Şimdi insanların Tanrı kavramı veya varlığıyla düşünce, inanç ve pratik üçlemesinde nasıl tutum takındıklarınıı kategorik olarak ele alabiliriz. Herhangi bir ansiklopedide veya web taramasında inanç kategorizasyonu üzerine çok tafsilatlı bilgiye ulaşabilirsiniz. Bense, belki okurlara iddialı gelecek ama, kitaplarda bulamayacağınız cinsten yaklaşımlar sunmayı hedefliyorum. Elbette her söylediğim yeni olmayacak. Fakat her başlık altında en az bir tane yeni ışık göreceksiniz.
Delikanlı Ateistler Ölüme Yürür
Tanrı’ya inanmayan ya da varlığını kabul etmeyenlere ateist deniyor. Genel algı bu olsa da Ateizm bildiğimiz manada Allah’ı kabul etmeyen değildir. Bu semavi dinlerin cari olduğu toplumlarda bulunan eksik veya kısır bir algıdır. Ateizm, metafizikle ilintili herhangi bir süper güce prim vermemektir. Afrika’daki büyücü reisin uluhiyetinden Hindu Brahma’sına, semavi dinlerin Allah’ından Aborjinlerin totemlerine kadar fiziksel içerikle çelişen ya da açıklanamayan her şeyi reddetmektir. İslam literatüründe yer alan kafir, müşrik, münafık gibi tanımlar ateizm halkasının dışında tutulmalıdır. Çünkü bu insanlar bir veya birkaç yaratıcıya inanan veya metafizik güçleri öyle ya da böyle önemseyen şahıslardır.
Muhtemelen insanlığın başladığı ilk günlerde bile ateist olarak nitelendirilebilecek kişiler vardı. Nitekim Eski Yunan’da Diagoras, Anaksimandros, Demokritos, Kireneli Theodorus, Epikuros gibi Ateizmle ilgili savlar üreten filozoflar olmuş. Ama bu hipotezler Paganizm gibi toplumsal karşılık bulamamış ve nihayetinde kurumsal bir bütünlük kazanamamıştır. Ateizmin sosyal bir olgu olarak gündeme gelmesi ve bir inanç dizgesi olarak fikir dünyasında boy göstermesi modern dönemlere tekabül eder. Duyularla algılanamayan ve mantıkla izah edilemeyen her şeyin reddiyesine dayanan bu uzun metrajlı gebelik Pozitivizm’in altın çağında dünyaya gelmiş ve nihayet ete kemiğe bürünmüştür. Ateizm, resmi istatistiklere göre Hristiyanlık ve İslam’dan sonra dünyadaki üçüncü inanç topluluğu durumundalar. Ben açık ara birinci olduğunu düşünüyorum. Tam bir ateist gibi yaşayan ve inanan ama sorulduğunda Müslüman, Hristiyan vs olduğunu söyleyen büyük bir kitle var.
Aydınlanma dönemiyle birlikte kıt'a Avrupa’sında bilim ve teknolojide yaşanan büyük sıçrama sonrası, her şeyin fizik ve matematikle açıklanabileceğine dair inanış yeni bir paradigmanın kapılarını araladı. Akıl, zeka veya mantıkla, daha önceden ürküten, gizemli, bilinmez, über diye nitelendirilen ne varsa hepsinin anlaşılabileceğine dair güçlü bir inanç hasıl oldu. Bu metodla yapılan irdelemeler sonucunda anlaşılamayan, keşfedilemeyen şeylerin de uydurma (dogma) olduğu hükmüne varıldı. Bu iddianın fikir babası Isaac Newton’un iyi bir Hristiyan olması da ayrı bir ironidir; “Evrendeki her şey matematikle açıklanabilir, ama buna ancak Tanrı’nın gücü yeter.” Böylelikle akıl, mantık her şeyin üstünde konuşlandırıldı ve bu süper pozisyonla birlikte akıl, bir bakıml yeni tanrı ilan edilmiş oldu. Nietzsche de “Tanrı öldü” diyerek modern dönemde olan biteni iki kelimeyle özetlemiş oldu. Akıl insana ait bir yetenek. Ancak burada tanrı pozisyonu ”insanlığın kolektif aklı”na tevdi edilmiştir. Dikkatinizi çekerim, bu paradigmada her bir insana da zımnen Paganist kurgudaki tanrıcıklar gibi bir paye verilmiştir. Pozitivizm böylesine karşı konulması güç bir rüşvetle piyasaya sürülünce, çok sayıda taraftar bulması da zor olmadı elbette.
Ateizm birçok yönüyle güçlü bir meydan okuma içerir. Bir kere ateist olduğunu açıklamak kişiyi, insanlığın büyük bir çoğunluğunun sosyolojik baskı ve ötekileştirmelerine maruz bırakır. Hatta kimi zaman güç kullanımı seviyesine ulaşan müdahalelerine direnmeyi göze almayı gerektirir. İkinci olarak bir ateist, fikrini izhar etsin ya da etmesin, tanrı olgusunu yok saymakla yazıya girerken altını çizdiğimiz “kendi varlığını anlamlandırma” içsel sorununa da başkaldırıda bulunmaktadır..
Ateistlerin hepsinin ortak bir özelliği var; cesurlar. Tanrı ve türevi transandantal inançlar, aslında çok daha önemli bir ara safhanın uzantısıdır. Ölümü anlamlandırmadan Tanrı’ya geçemezsiniz. Ölüm soru, Tanrı cevaptır. Ölüm korkusu, insanın hayatta kalabilmesi adına, içine gömülü olan “hayatta kalma içgüdüsü”nün kaçınılmaz çıktısıdır. Zaten bütün canlılarda mevcuttur. Bu içgüdü sadece hayatın sonlandırılmasına karşı korku üretmez, ölüm sonrasında var olma arzusuna da kapı aralar. Kızıl Goncalar dizisinde bu istence insanın içindeki “sonsuzluk aşkı” tabiri kullanılmıştı. Güzel bir adlandırma olduğundan senaristten bu tabiri ödünç alıyorum. Sonsuzluk aşkı sizi ölümden sonra da bir hayatın olması gerektiğine dair karşı konulmaz bir inanç denizine sürükler. Ahiret inancı olmaksızın Allah inancına ulaşamazsınız. Cennetin ve cehennemin metrajını sonsuzlukla betimlenmesi ve insanın içindeki sonsuzluk aşkı arasındaki güçlü ilintiye dikkatinizi çekerim. Sonsuzluk da ancak Tanrı kavramının içinde yani “Kara Delik”te kendisine anlam kazandırabilir.
Ateistler tam da bu yüzden cesurdurlar. Kendilerini içsel olarak ahiret inancına yönlenmeye zorlayan içgüdülerine baş kaldırmış kişilerdir. Üstelik bu meydan okuma, dünyadaki tutumlarının ceza ve ödül olarak ekstremite içeren karşılıklarının olacağını haykıran bol miktarda inanç dizgelerine rağmen sonsuz eziyeti göze almayı da içerir. Fakat bu cesaret bir yönüyle göstermelik, diğer yanıyla da çelişkilidir.
Ateistler kendilerini pek çok şeyi aşmış, metafizik korkuları yenmiş güçlü ve elit insan sayarlar. Elit insan asildir, vicdan ve sağduyu sahibidir. Peki ateistler bu özellikleri taşır mı? Vicdan, insanın yaratılış kodlarına gömülü bir reflekstir. Vicdanlı ateist olamaz mı? Elbette olur ve el’an çok sayıda vicdanlı ateist de mevcuttur. Fakat ateistteki vicdan, istediği zaman terkedilebilir, etrafından dolaşılabilir keyfe keder bir bariyerdir. Bu haliyle de göstermelik bir hassasiyettir. Yeter ki sıkışsın, zora gelsin ya da nefsini tatmin etme sürecinde önüne çıksın. Ateizmin yapısal kurgusunun sunduğu bu kolaylık kötülüğe meyletme bağlamında güçlü bir potansiyel vaad eder. Bu da, dünya hayatı için zihinsel rahatlık sunar ve uzamında da haz içeren pratik konforlar. Vicdan rahatça kenara koyulacak bir statüdeyse ahlaki kısıtlar da tabii olarak gevşer. Tanrı’yı öldüren Nietzsche'nin merhameti zayıflık olarak görmesi kendi içinde gayet tutarlıdır. Tanrı yoksa, sorgu yok, sorgu yoksa vicdan ve merhamet de muhal veya müphemdir. Gücü yeten yetene istediğini yapabilir fikri Darwin'in “doğal seçilim” argümanıyla da uyumludur. Darwinizm biyolojik bazlı bir teori olarak boy göstermiş olsa da ilerleyen süreçte psikolojik ve sosyolojik uzamlar da kuşanmıştır. Yani Modernite öyle hiç de hafifsenemeyecek, eli yüzü düzgün bir kavramlar silsilesiyle görücüye çıkmıştır.
Ateistlerin bu yaklaşımına bir şey demiyorum. Ama zihinsel gelişmişlik iddialarıyla kendilerini seçkin sanmaları tahammül edilebilir bir durum değil. Şimdi tam da bu iddianın nasıl altı boş bir vehim olduğunu anlatabilir ve artık Ateizmin en büyük çıkmazını irdelemeye geçebiliriz.
Ateistler tabiatın doğal döngüsünde hayata geldiklerini, profan çerçevede bir hayat süreceklerini ve sonunda ölüp toprağa karışacaklarını iddia ederler. Yani beden, bilinç, hafıza ekseninde topyekün bir yok oluşu kabul ederler. Yok olmak!… Yokluk insan zihninin kavrayabileceği bir mefhum değil. Karanlığı görmeye de muktedir değiliz. Ancak bir ışığın varlığının yanında ışıksız yeri göremediğimiz halde karanlığı göremesek de fark eder ve zihnimizde bir karanlık tasavvurunu oluşturabiliriz. Yokluk için de benzer bir metodolojiyle sonuca varamıyoruz. Yani varlığı görüp yokluğu fark edemiyoruz. Anlatması ve anlaşılması bir hayli güç. Ama yokluğun anlamını kavramadan da ateistlerin kısır açmazını idrak edemeyiz.
Burada bir ara paragraf açarak hafıza ve varlık bilinci ilişkisini resmetmek isterim. Bir Alzheimer hastası bedenen yaşasa da zihnen ölüdür. Onun bedenen varlığı bile bizim bilinç ve hafızamızın ürünüdür. Ya da şöyle bir hayal edelim; sabah kalktığımızda hafızamız sıfırlanmış olsun. O güne kadar yaşadığımız her şey bir anda anlamsızlaşacaktır. Eşimiz, çocuklarımız, akrabalarımız, arkadaşlarımız birer yabancıya dönüşür. Hatıralarımızla inşa ettiğimiz duygu ve düşüncelerimizden yoksun bir şekilde hayata yeniden, sıfırdan başlamak zorunda kalırız. Hafıza olmadan zihnin tekamülü mümkün olmadığı gibi, hayatı anlamlandırmak da kabil değildir. Hafıza hayatın ta kendisidir; “Hatırlıyorum, o halde bilinçli bir yaratık olarak varım”. Hafızanızda mevcut olmayan hiçbir şey size ait değildir. Hatta hafızanız ne kadar güçlüyse fikri derinliğiniz, olay ve olguları yorumlama yeteneğiniz o denli kesif olacaktır.
Ateistler öldüklerinde yok olacaklarına inanmakla anlık varlıklarını da inkar etmektedirler. Çünkü yok olan varlık ve hafıza geriye doğru bir yolculuk yapamaz. Bir ateistin 30 yaşında ölmesiyle, 80 yaşında ölmesi arasında bir fark yoktur. Aradaki süreçte yaşanan her şey yok olan hafızayla birlikte yok olacağından o süreci yaşamamak gibi bir kayıp olmaz. Ve zaten 30 yaş öncesi de yoktur aslında. Sıfırın çarpma işlemindeki işlevi gibi hafızanın yokluğu da gerideki her şeyi anlamsız kılar. Nitekim sıfır da yokluğu temsil eden bir sayıdır.
Ölümden sonra var olunduğu halde hafızanın yine de silinmesi durumunda anlam zemini nasıl değişir? Şayet yaşanılan hayatın ölüm sonrası hayattaki pozisyona dair menfi veya müspet bir etkisi yoksa intihar yine en mantıklı çözümdür. Fakat hiçbir ilahi mesaj bunu böyle tanımlamamıştır. Ölüm sonrası hep ölüm öncesine göre biçimlenen bir statüdür. Bu da hayatı anlamlı ve hatta fazlasıyla değerli kılar.
Ateist arkadaşlarıma neden intihar etmediklerini sorduğumda ilginç cevaplar almıştım. Bir tanesi “Hayatta bu kadar güzellik var, neden intihar edeyim ki?” dedi. Hayatta güzellik kadar acılar da var. Bunu bir kenara koyalım. Bense “Öldüğünde o güzellikleri kaçırdığın için ah çekmeyeceksin ki, zaten yokken her şey yoktur, şimdi var sandığın şeyler bile” diye sıkıştırınca konuyu değiştirdi. Bir başkası “Aslında intiharı düşündüm, ama annem çok üzülür diye vazgeçtim” diye yanıtladı. “Anne mi, ne annesi, onu hatırlayıp üzülmeyeceksin ki, o yok ve şu an da yok aslında” diye üzerine gidince ortamı terk etti. Bir diğeri ise mevzuyu başka alanlara taşıyarak kendisine yol bulmuştu. “Bioenerji diye bir şey var, insan yok olmaz” diyerek reenkarnatif bir görüşe sarılmıştı. Reenkarnasyon da ucu bucağı olmayan bir süreç değil elbette. En azından bu arkadaş, sonsuz kadar uzak bir yol haritası olması hasebiyle ateizm-yokluk çelişkisine bir deva üretmişti.
Ontolojik sorgulamada düşünsel çile çeken herkes yokluk üzerine ahlaklı bir mantık yürütürse eninde sonda dediğim yere gelir, bu alternatifi mümkün olmayan çıkarsamadır. Madem insan aklı ve mantık baş tacınız, ve madem herşeyin doğrusuna onlarla ulaşabileceğinize iman etmişsiniz, buyurun sonuçlarına katlanın. Yani Fikir namusuna sahip gerçek bir ateist, yukarıdaki gerçeği fark ettiği anda intihar eder. Bunu başaran ateistler var. Hem cesaretleri hem de fikir-aksiyon tutarlılıklarıyla saygıyı fazlasıyla hak ediyorlar. İntiharın mutlak özgürlük olduğu iddiası da bu zaviyeden bakıldığında gayet gerçekçi. Bu iddianın fikir babası Macar asıllı Amerikan psikiyatrist Thomas Szasz’ın hem tanrıya inanmayıp hem de 92 yaşına kadar yaşayıp eceliyle ölmesini de şöyle yorumlayabiliriz; Kendi skalasına göre ömür boyu tutsak olarak yaşamış.
Burada ters istikamette bir soruyla karşılaşabiliriz. Ölümden sonraki yok oluşa inananların bugünkü varlığının anlamsızlaşması mevzu bahisse, doğmadan önceki yokluk süreci de aynı çerçevede sorgulanamaz mı? İnsan bedeninin yok olacağı herkesin malumu. Dolayısıyla insanı ölüm sonrasına taşıyacak ve sonsuzluk aşkını cari kılacak bir bineğe ihtiyaç var: Buyurun “Ruh” kavramına. Ruh, sadece ileriye doğru “sonsuzluk aşkının vasıtası olarak kalmaz. Aynı zamanda geriye doğru uzanan süreci de anlamlandırır. İslam felsefesinin maziye uzanan yokluk sorusuna ruh kavramı üzerinden bir cevap üretmiştir: “Yaradılış başlarken ruhlar da yaratıldı ve zamanı gelince ete kemiğe büründü”. Ölülerin ardından ritüel söylenen “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” ayeti kerimesi bu bakış açısını güzel yansıtır; “Muhakkak ki Allah'a aidiz ve sonunda ona döneceğiz”. Müslümanlar geriye doğru Kara Delik ve İlk Sebep’den sadır olup, ileriye doğru Namütenahi Kudret’in bir parçası olarak bir bakıma “Işın Felsefesi”yle kendilerine çıkar bir yol bulmuştur. Bu arada öznenin gelecekte yok olması geçmişi anlamsız kılarken, öznenin geçmişte yok oluyor olması geleceğe anlamsızlık yüklemez. Zaten özne beden değil, ruhtur.
Ateizm paradigması anı yaşamanın kendi içinde bir anlamı ve kıymeti olduğunu savunur. “Bir filmi seyrettikten sonra unutacaksak niye seyredelim?” dediğinizde filmi seyretmenin, seyretme anındaki değerini öne sürerler. Bu bakış açısının bir yansıması olarak da “Carpe Diem” (anı yaşa) diye bir slogan bile üretilmiştir. Arkadaş, bir süre sonra yok olacaksan madem, ne carpe’si ne diem’i? Bu sadece kendini kandırmaca. O kadar kendimden emin ve güçlü olarak söylüyorum ki; atideki yokluk, maziyi yok eder, hükümsüz kılar. Bu böyledir, aksini iddia eden fikri namusuna ihanet etmektedir.
Kararsız Kaybedenler Kulübü
Metafiziksel varlıkların insan aklıyla kavranılamayacağını düşünen, dolayısıyla da başta Tanrı olmak üzere bu varlıklara dair bilinmezlik inancı taşıyanlara agnostik deniyor. Sonrasında da mezkur kavramlara “varsalar da yoksalar da ilgilenmiyorum” deyip defteri kapatmayı tercih ediyorlar.
Agnostiklerin ruh hali biraz daha karmaşık. Ateistler “büyük soru”ya kendilerince bir cevap bulmuş, bu mefkurenin risklerini omuzlayacak cesaret göstermişler ve yollarına öylece devam ediyorlar. Oysaki agnostikler soruya bir yanıt bulamamış, sorunun büyüklüğü altında ezilmiş ve savaş alanından çekilmiş bireylerdir. Bana göre Ateizm hayvansallaşmaya, Agnostisizm ise bitkiselleşmeye çok yakın bir duruştur. Bende uyandırdığı duygular tam bu çerçevede.
Agnostik olduğunu iddia eden şahısların tamamı varlık problemi üzerine kafa yormuş ve pes etmiş kişilerdir. Çünkü agnostik olduğunu iddia etmek kendi başına modernitenin yeni akım inanç sınıflamalarında kendisini bir yere konuşlandırmaktır. Bu da ancak düşünsel bir serüven sonrası mümkün olabilir. Aslında terim olarak Agnostisizm çatısı altında sınıflandırılacak çok büyük bir kitle var. Lakin bunların fikir çilesi çekmeden ve kendisini agnostik olarak tanımlamadan aynı yaklaşımla hayatlarını idame ettiriyorlar.
Agnostikler için mütevazı güzellemeleri yapılır. Aklın bu türde tasavvurlara vakıf olamayacağına kanaat getirmiş, kendi eksikliğini kabul etmiş kişiler oldukları söylenir. Agnostisizmin fikir babası sayılan Protagoras “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyerek dilinin altındaki baklayı çıkarmıştır. Bu agnostiklerdeki genel kabuldür ve buradan anlıyoruz ki hiç de öyle tevazu içeren bir felsefeleri yok. Zaten Kant’tan Stephen Hawking'e kadar pek çok agnostik hep tevazu soslu söylemlerle karşımıza çıkmıştır. Ama oldukça özgüvenli ve iddialı duruşları hiç de mütevazı değildir.
El-Kindi insanın akılla Tanrı’yı bulabileceğini savunur, yani agnostisizme reddiyede bulunur. Semavi kitaplarda Hz. İbrahim’in fikir çilesi ve akıl yürütmeyle nasıl Tanrı’yı bulduğu anlatılır. Ayrıca Kur’anı Kerim metninde özellikle müşriklere yönelik “hiç akıl etmezler mi, fikretmezler mi” şeklinde ifadelere sıkça rastlarız. Belki bunlardan ilhamla Allah’a akıl yoluyla ulaşılabileceğine dair bir kanaat hasıl olmuştur. Ben buna katılmıyorum. Akıl veya mantık sizi Allah’a ulaştırmaz, Allah’a ulaşılacak yola sokar. Bir yere gelir ve durmak zorunda kalırsınız. Allah’a iman etmek ne akıl ne de kalp işidir. İman mutlak manada bir irade eylemidir. Öyle olmasa mantığını iyi kullanan herkes Allah’a inanırdı. Kafası zehir gibi çalışan bunca ateist ve agnostiği nereye koyacaksınız?
Agnostiklerin de tıpkı ateistler gibi vicdani tutarsızlıklar gösterme lüksü var. İnanç sahibi ve bu inancı üzerinden korku ve sorumluluk yaşayan insanlar da bu tür tutarsızlıklar gösteriyorlar, ama bu tutarsızlıklarla ilgili gerginlik yaşıyorlar. Yani çok da rahat bir kaytarma olmuyor. Bir büyüğüm bu durumu özetleyen şöyle veciz bir cümle kurmuştu: “İnanan bir insan zevk veren bir günahı işlerken bile yeterince tad alamıyor. Kafasının arkasında işlediği suçun vicdan azabı kendisine sürekli eşlik ederek huzurunu kaçırıyor”.
Tekrar ediyorum, bir ateist veya agnostik vicdanlı ve ahlaklı bir tutumla hayat sürebilir, ama basıncın yükseldiği anlarda hava deliği açabileceğini bilir ve bunun rahatlığını taşır. Evet, vicdan insanın içine gömülü bir duygudur. Ama biliyoruz ki bir duyguyu başka bir duygu dize getirir. Şehvet, hırs, aşk, korku gibi güçlü duyguların vicdanı alt etmesi hiç de zor değildir.
Ve Aşkın ve Şaşkın
Deistlere giriş yapıyoruz. Deistler mevzuyu İlk Sebep ve Kara Delik’e bağlayarak kendilerince huzura ermiş insanlar. Tanrının varlığını kabul etmek insanı çok hacimli bir yükten kurtarır. Bir yandan Yaratıcı’nın varlığını kabul etmek ve diğer yandan Allah’la ilişkisini tamamen kendi bina ettiği sistem içinde yaşamak. Deizim kendi içinde çok keskin bir bölünme yaşar.1) “Tanrı yarattı, sparkı verdi ve sonrasını oluruna bıraktı” diyerek sınırsız bir konfor alanı inşa edip agnostiklerle aynı çizgiye yakınsayanlar (Saatçi Tanrı Deizmi). Spinozacı deizm olarak anılan bu ekol, evrenin kendisini Tanrı olarak kabul eden Panteizm inancıdır. İslam felsefesinde de Vahdet-i Vücut terimiyle açıklanan buna benzer bir görüş mevcuttur. Bir farkla ki, bu kabul İslam dairesinde yer alır ve bu vechesiyle insanı Allah’a karşı sorumlu tutmaya devam eder. Yani tasavvur aynı içerik bambaşkadır. Saatçi Tanrı’ya inananların ateistlerden çok farkı yoktur aslında. Tanrı’nın varlığına inanmak haricinde tamamen bir ateist gibi transandantal müdahaleden azade bir saltanat yaşarlar.
2) Agnostiklerin bir kısmı kendilerine Tanrı’yla yaratan-kul çizgisinde bir sorumluluk alanı tesis ederek bir bakıma şahsa özel bir din zemininde hayat sürer (Sınırlı Sorumlu Deizm). Tanrı’ya ara sıra seslenir ve ve “Tanrım sana inanıyorum, biliyorsun ve senin sevgine mazhar olmak adına iyi bir insan gibi yaşamaya özen gösteriyorum” derler. Bu ölümden sonrası için kendilerini sigortalama çabasıdır. Genelde ahiret inancı olan dine mensupken sonradan deist olanların refleksidir. Çünkü erken yaşlarda aldığı ölüm sonrası ödül-ceza dikotomisinden sıyrılmak öyle pek de kolay değildir doğrusu. Bu tarz deistlerin önüne zor bir soruyla çıkalım. İyi bir insan olmanın ölçüsünü sen mi koyacaksın? Nefsine, arzularına, zaaflarına mutlak bir hakimiyet sağladın mı ki, akıl ve vicdanını her an yanıltabilecek bu dürtülere rağmen doğruyu tespit edebileceğini düşünüyorsun?
Alman filozof Immanuel Kant, saf aklın üretmesi gereken evrensel ilkeler ve ödev duygusuna dayanan bir “ahlak yasası”nı savunur. Daha çok agnostik duruş gösteren akılcı Kant’ın Platonist idealar üzerinden olmayacak hayale yaslanması da ayrı bir muammadır. Bunu mümkün kılsa mezkur deistlere sadre şifa ve saygın bir yol haritası sunabilirdi. Bunun imkanı, Tanrı’nın varlığını kabul etmekten çok daha uzak bir ihtimaldir. İnsanların DNA kodları, travmaları ve yaşadığı fiziki şartları öylesine büyük farklılıklar arz eder ki, buradan ne saf akıl, ne ortak vicdan ne de evrensel bir ahlak yasası çıkamaz, şimdiye kadar çıkmadı da. Yani iş yine eninde sonunda herkesin o güvenilmez iç muhasebesine kalır. İsmet Özel, Kant’ın bu ütopik fikrini enfes dizelerle eleştirmiştir.
…
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
"Üstümde yıldızlı gök" demişti Königsberg'li
"içerimde ahlâk yasası".
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem, girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.
…
Sebeb-i Telif
Şair burada dışarıdan dayatılan bir ahlak dizgesine tabi olmanın kendi iç sesinle inşa ettiğin ahlaki kritelere uymaktan daha saygın, asil ve adil olduğunu vurguluyor ki, sonuna kadar haklı.
Kant’ın çok önemsediği “saf akıl” ideasına biraz yakından bakalım. Kant, mahkeme şahitliği için şehir dışına çıkışını saymazsak hayatı boyunca Kaleningrad’da yaşamış. Mutad rutinleri olan ve bu rutinlere hem eylem hem zaman bağlamında titizlikle uyan bir düşünür. Bu yöntemle zihinsel çeldirici sayısını minimize etmiş steril bir hayat sürmüştür. Buna elbette saygı duyuyorum. Belki insanlık tarihinde saf akla en çok yaklaşmış isimlerdendir. Ama yine bile fazlasıyla uzaktır. Kant zihinsel saflığa ulaşmak adına kendisini insan kargaşasından uzak tutmanın bedelini, insanın doğasına vukufiyet kesbedememekle ödemiştir. İnsan saf akılla anlaşılabilecek ve yönlendirilebilecek bir yaratık değildir. Mesela bir ihtiyaç sahibine yardım etmeyi veya etmemeyi tercih etmek ahlak yasasıyla yargılanamayacak kadar sofistike bir haldir. Yardım etmeyeni ahlaksızlıkla suçlayamayacağımız gibi, yardım edeni de diğerine göre daha ahlaklı diye etiketleme hakkımız yoktur. Kant şerhine burada son verip konumuza dönelim.
Sınırlı sorumlu deistler Aşkın’a sırtını dönemeyen ve diğer yandan da araftan bir türlü çıkamayan şaşkın insanlardır. Fakat kategorik olarak Saatçi Tanrı’ya inanan deistlerden tamamen ayrı tutulmaları gerekir. Çünkü bir şekilde, tıpkı metafizik kabulleri olan insan grupları gibi kendilerine korku bazlı bir çekidüzen verme endişesi taşırlar. Yani inanç ölçeğiniı Deizm’in ortasından bölüp iki büyük sınıfa ayırabiliriz. Kendisi üzerinden dünyaya şekil verenler ve mütealin gölgesinde yaşamayı tercih edenler.
Deistlerin sayısı sanılanın çok fevkindedir. Semavi dinlere mensup olduklarını iddia eden veya öyle varsayılan yüz milyonlarca insan var dünyada. Müslüman, Hristiyan veya Musevi, farketmez. Bunların genel yaklaşımı şöyledir. Kendisini bir din mensubu olarak tanımlarlar. Allah’a inandıklarınıı ve mensup olduğu dinin peygamberine hürmet gösterdiklerini beyan ederler. Sonrası neredeyse yok. Dinlerin ahkamındaki hiçbir yasağa riayet etmez, hiçbir ödevi de yerine getirmez. Tam anlamıyla Deist tanımına uygun yaşar. Bunları nerde görseniz tanırsınız. Evet, doğru bildiniz, “Benim kalbim temiz” ekolünün ta kendisi.
Aşkın bir güce inanıp tabi olan ve yaşam tarzını bu düzeneğe göre düzenleyenlere, yani mü’minlere geçebiliriz. Tekrar hatırlatmak isterim, deist olup kendisini Tanrı’ya beğendirme arzusu taşıyan şaşkınlar da mü’min kategorisindedir. Ayrıca burada mü’min kelimesi İslami ıstılahdaki mü’minle karıştırılmamalıdır. Burada transandantal bir mefhuma iman etmiş herhangi bir kişiden bahsetmekteyiz.
Gönüllü Köleler
Burada aşkın herhangi bir güce inanan ve bu çerçevede yaşamaya çalışanları ele alacağız. İlkel kabile dinlerinden Budizm’e, İslam’dan Kızılderelilerin tütsülerine, milenyum tarikatlarından Museviliğe kadar aklınıza gelen tüm inanç sahiplerini aynı sınıfa koyarak değerlendireceğim. Tabii ki her din mensubu için diğerleriyle aynı torbanın içine konmak aşağılayıcı gelebilir. Zaten her mü’min kendi inancının en üstün yaklaşım olduğuna inanmasa inancında sabit kalamaz. Ama bu yazı metafizik ve fizik ayrımı üzerine harmanlanmış bir yazıdır.
Bence ne kadar saçma görünürse görünsün metafizik bir olguyu kutsallaştırıp, o kutsal üzerinden serdedilen korku ikliminde yaşamayı kabul etmek saygıyı hak eder. Yani en komik inanışa sahip insanlar bile ateist, agnostik veya deistlerden daha kıymetli bir yerde duruyorlar. Hepimiz biliyoruz ki, bu insanların büyük çoğunluğu erken yaş öğretileri, normatif baskılar ve sosyoekonomik çıkarlar üzerinden bu kabullere mecbur kalmıştır. Sonrasında da pratik-inanç tenakuzunun yorgunluğunu bertaraf etmek adına bu inançlarını içselleştirmişlerdir. Velev ki böyle olsun, velev ki bu inanışlar tahkik değil taklit hasılası olsun. Bir şekilde bu cenderenin içine girmeyi kabul etmek nefsini terbiye etmeyi de beraberinde getirir.
Şöyle düşünün. Bir ateist hırsızlık yaptığında yasa koyuculardan ve vicdani muhasebesinden başka hiçbir kısıtla karşılaşmaz. Şayet kolluk kuvvetlerine yakalanmazsa ve o paranın getireceği haz ve konforun etki değeri vicdan azabına galebe çalarsa bu eylemden kendisini beri tutacak bir kısıtı kalmaz. Ama bir Hristiyan aynı eylemi yaparken kanuni yaptırımlar ve vicdani baskı haricinde kul hakkı, Allah’ın vereceği ceza gibi ekstra bariyerleri de aşmak zorundadır. Tutkusu çok büyük olup bu bariyerleri de aşabilir elbette. Ama ne olursa olsun inançsız bir insana göre hırsızlık için daha fazla tereddüt gösterecektir.
Bu kadarla da kalmaz. Bir ateistin dini ritüel sorumluluğu da yoktur. Sabahın köründe kalkıp, soğuk suyla abdest alıp namaz kılmak zorunda değildir, mışıl mışıl uyur. Ya da ayinlere katılıp kurban adamak gibi bir görevi de yoktur. Şintolar gibi atalarına saygı göstermek gibi bir dertleri de bulunmaz. Bu ritüelleri icra etmek de başlı başına bir irade gösterisi ve konfordan fedakarlık gerektirir.
Daha bitmedi. Ateist veya agnostiğin genel geçer yasaklarının dışında bir yasağı yokken her mü’minin kendi inancı mucibince ekstra yasaklara maruz kalır. Zina ateiste serbesttir, Hristiyana yasak, ameliyatla tedavi olmak agnostiğe serbesttir Rastafaryana yasak, alkol almak deiste serbesttir Müslümana yasak, saç kesmek teiste serbesttir Sihe yasak. Bu listeyi yüzlerce kalemle uzatabiliriz.
Yasakları daha çok, görevleri daha ağır, korkuları daha derin olan ve bu çerçevede hayat sürme gayreti güden mü’minlere değil de, kafasına göre, keyfe keder gününü gün eden inançsızlara mı değer verelim? Bu seküler vicdanlarda bile haksızlığa tekabül etmez mi? Fakat pratik öyle değil. Zincirlerini kırmış, bağımsız, Aşkın’ı aşmış güçlü karakterler havasıyla mü’minlere tepeden bakan bir aymazlık mevzubahis. Kültürel enstrümanlar üzerinden bu üstencil tavrı haklı gösterecek algılar oluşturulmuş ve mü’minler psikolojik baskıya maruz bırakılmıştır. Her ne kadar inançlarından vazgeçemeseler de şayet çok özgüvenli değillerse veya sağlam bir imanları yoksa kendilerini alt sınıf insan kategorisinde görecek bir ruh halini benimsiyorlar. Diğer yandan Pozitivizm’in baskısı altında yaşadıkları kimlik bunalımları yüzünden mikrososyolojik insicamları derinden sarsılmaktadır.
Gönüllü olarak metafizik kutsallara biat eden ve bu çerçevede birçok ekstra görev ve yasakla boğuşan inançlı insanların hak ettiği saygıyı görmediklerini, hatta pek çoğunun kendi saygınlığının farkında bile olmadıklarını üzülerek müşahade ediyorum. Çünkü bu görev ve yasakları sahiplenmekle, hayvani dürtülerini terbiye etmek ve sadece insanların üretebildiği değerlere ulaşabilmek adına çileli bir serüvene atılmaktadırlar. Bir inanç dizgesine sahip olmak bitkiler gibi pasif ve edilgen, hayvanlar gibi hoyrat ve dürtüsel olmak değil, insan olmanın ayrıcalığını yakalayabilmek adına onurlu bir başkaldırıyı tercih etmektir.
Burada en büyük dilemma özgürlük, benlik ve şahsiyet arayışında görülür. Her şeyi, hele ki aklın kavrayamadığı metafiziksel korkuları ezip geçmenin bağımsızlığa yelken açan bir fiyakası var. Nesneleşmekten, edilgenlikten özneliğe geçişin havası mevcut Gönüllü teslimiyetle kendisine birçok kısıt koyanların, yani inanç sahiplerinin benlik kazanması ve özgür olması haliyle daha zor. Ama gönüllülük kelimesi kendi içinde büyük bir meydan okuma içerir. Diğer yolu tercih etmek pek tabii mümkünken, ruhsal tekamül arzusuyla çileye talip olmak bence çok daha havalı, daha şahsiyetli, daha onurlu bir yönelim. Mecburen bir metafizik inanç halkasının parçası olanları bu tasnifin dışında tutuyorum. Gerçi mü’minlerin pek çoğunda bu mecburi üyeliği gözlemleyebiliyoruz, orası da ayrı bir mesele.
Felsefi, semavi veya ilkel dinler gibi kategorik ayrım ve karşılaştırmalar hem fazlasıyla uzun bir yazı gerektirir, hem de iyi bir uzmanlık. Aslında bu yazı, daha çok araftaki şaşkınların, yani sınırlı sorumlu deistlerin pozisyonunu resmetmek adına çerçeve edilmiş bir denemedir.
Kıymetli okuruma verdiğim sözü tuttuğumu düşünüyorum. Her başlık altında en az yeni bir bakış açısı sunmaya çalıştım. Kavramlara ve algılara başka bir gözle bakmayı denedim. Yapım sökümle ezberlerin üzerine gittim. Üstelik bunları yapmak için kendimi zorlamadım. Bunlar, maalesef pek çok kişinin düşünme zahmetine katlanmadığı konular. Bu konularda fikir işçiliğine talip olmuş ve benzer düşüncelere ulaşmış insanlara gelince. Bir kısmı normatif çekincelerle aykırı düşüncelerini ikinci şahıslara dillendirmeye cesaret edemiyorlar. Bu yaklaşımları açıklayabilenlerin önemli bir kısmı da mevzuyu yazıya dökmeye çalışmamışlar. Sahici değilseniz, sanalsınız. Sanalsanız, alında yok sayılırsınız. Sahici olmanın ilk şartı da gerçeklerle yüzleşmeye cesaret etmektir. Ateist olma riskini göze alamayan, gerçek manada imana da erişemez. Sanallık tam da buradadır işte.
Bu yazı aynı zamanda benim ontolojik sorgulama serencamının da bir özetidir. Babamın ölümüyle 19 yaşında girdiğim varoluşsal maceramın safhalarını sıralamış oldum. Ölümün soğuk yüzünü iliklerine kadar hisseden bir genç olarak varlık, yokluk, intihar, benlik, ahiret, özgürlük, din, yaratıcı duraklarına uğramak suretiyle yaşadığım süreçleri 38 yıl sonra yazıya döktüm. Yıllarca kendime şu soruyu sormaktan da beri duramadım: “Acaba intihar edecek cesaretim olmadığından mı iman etmeyi tercih ettim?” Hep aynı cevapla kendime geldim: “Bir anlamı olmalı, bir anlamı olmalı, bu bilincin bir anlamı olmalı. Bilinç kendi içinde varlık sağlamasını barındıran dairesel bir açmaz.”
Allah’a iman ve sonrasında Allah’la ilişkilerimi düzenleyecek dış disiplin seçimi, yani İslam dairesine girme yolculuğu bu şekilde hitama erdi. Müslüman bir ailede ve toplumda hazır olan müktesebata yaslanma kolaycılığına da kaçmadım. Acaba bizimkiler bana diğer dinleri yanlış mı öğrettiler diye okumalar da yaptım. Ama İslam’ın beni iliklerime kadar kuşatan bir Allah tanımı var. Ona ve onu vazeden Peygamber’e tabi oldum. İslam ahkamına ait kafamda yüzlerce soru ve şüphe yok değil. Bu işin doğası da böyle. Neyse ki, en büyük soruya cevap arıyorsan ve bulduğunu düşünüyorsan küçük bunalımlar omurganı sarsmıyor.
Kendime sığınacak gövdesi muhkem bir ağaç bulmuşum. Bazı dalları kırılgan veya hasarlı gözüküyor. Ama meyvalar ve çiçekler o dallarda nedense. Ulaşmak için uzanıyorum, ama bir tehlike hissedince hemen ana gövdeye dönüp kendimi emniyete alıyorum; Vahdet ve kul hakkı. Güçlü bir mü’min, septik bir Müslüman, kuru bir gölge. Sanki, sanki…
Okurlarıma bu yazıdaki duygularımı anlatan bir şiirimle veda ediyorum.
SERGÜZEŞT
Kendimi
ense kökümden demirden bir dağa mıhladım
Fırlattım çekicimi karanlık okyanuslara
Bile isteye tutsak
Zorunlu isyankar
Kollarım naçar, bacaklarım biçar
Çedari semada yakarışlar
İsyan zorunluysa ayaklanırsın
Ayakların titrer, gövden sallanır
Yine de yüksektir atalet momentin
Sırtında dağ taşımak kolay mıdır ki
Sallanırsın sallanmasına ancak
Yıkamaz seni en güçlü fırtınalar
Bıçkın gülümsemeyle
salına salına yürüyen
diğer yolculara bakarken sen
Nihan bir hayranlık eşliğinde
hoyrat kahkahalar
bil ki boğacak hamalın sesini
Vaveyla, nara yahut çığlık
Kifayetsiz…
Yalnızlığa mahkum
bile isteye
Sürgünün hakkı
melankoli
Ağır yük
Mutlak esaret
Normatif özgürlük
Koşumları kuşandık
Troyka hazır
Artık ufka doğru koşma vakti
Bile melan
İsteye koli
(4 Temmuz 2026 / 57. Yaş günüm)
-----------------------
lginizi çekebilecek diğer yazılar:

Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumlarınız küfür, hakaret vs içermediği müddetçe, en sert eleştirileri dahi içerse yayınlanacaktır.